top of page

Aksaray'ın Hafızası Dergisine Hoşgeldiniz...

Yeni Sayımız 

WhatsApp Image 2026-04-01 at 19.07.19.jpeg
WhatsApp Image 2026-04-01 at 19.07.19.jpeg

BAŞ EDİTÖR YAZISI

MART 2026- 44.SAYI
şaban kumcu.jpg

ŞABAN KUMCU

ELEŞTİRİ VE SANAT FELSEFESİ ÜZERİNE...

Montaigne, “sizi eleştirenlere, tırnaklarınızı, pençelerinizi değil, ellerinizi uzatın, mutlaka faydalanacağınız güzellikler vardır” der. Fransızca’da “critique” kelimesiyle ifade edilen tenkit (eleştiri) bir edebi eserde gerçek güzellik arayışı içine girmek, eserin güçlü ve zayıf yönlerini ortaya koymak demektir. Edebiyatta tenkit ve tahlil Batı’da 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Tefsir (yorum) şerh (açıklama) ve tahlil (inceleme) bizde daha önce başlamış ancak Türk edebiyatında metin incelemeleri yapılırken bu tarihi tecrübeden, bilgi ve kültürden yeterli ölçüde faydalanılamamıştır.

Edebiyatın diğer bilimlerden farkı sadece kafaya değil, kalbe tesir etmesidir. Duygular insandan insana nakledilir. Güçlü eserler sayesinde bizden önce yaşamış insanları sevebildiğimiz gibi, bizden uzakta yaşayan insanlarla da görüşmeden anlaşabiliriz. Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Köroğlu, Karacaoğlan, Mevlâna, Fuzuli, Baki, Namık Kemal, duygu ve düşünce dünyamızda bizim yakın akrabalarımız gibidirler. Edebi eserler zaman ve mekân engellerini aşarak ruhlar arasında bir birlik kurarlar. Ancak bu eserler güzel ve değerli olmalıdır.

Kuru, didaktik bir şiirin yanında Yahya Kemal’in lirik şiirleri kalbimizde daha çok etki bırakır ve Güneş çarpması gibi, duygularımızı değiştirir, Hiçbir çocuk güzel bir masalı sonuna kadar dinlemekten kendini alıkoyamaz. Gençler hoşlarına giden bir romanı, uykularını feda ederek okumaktan geri kalmazlar. Okudukça gerçek değerlerin neler olduğunu bizzat keşfederler. Okul kitaplarında gençlerin üzerinde tesir bırakacak eser sayısı çok değildir. Genellikle iyi seçilmemiştir.

Bir edebi eser dili biçimlendirirken aynı zamanda kendine göre bir kimlik, kişilik ve

okur kitlesi oluşturur. Okuyucunun yorum özgürlüğü vardır. Eserler kurguladıkları dünyada olup bitenlere müdahil olma hakkı vermeseler de muhalif olma hakkımızı engelleyemezler. Bir eseri elimize alıp, kendimizi vererek okuduğumuzda, “uyuyan güzeli uyandırmış oluruz.” Okunmayan eser cansızdır. Eleştiri yapan kişi, okuduğu esere daha geniş bir açıdan bakar. Anlatılanla kullanılan dilin birbirine uyup uymadığına sorgular. Adeta bir cerrah gibi davranır. Cümlelerin estetik değerini ölçer.

Kemal Tahir, “yazar yazdığından fazlasını bilmelidir” der. Eleştirmenler ve editörler yazarlardan daha fazlasını bilmelidir. Eleştiri yaparken, metinle yazar ayrı tutulmalıdır. Elinden geldiği kadar objektif ve gerçekçi olmalı, yazdıklarına duygularını ve ön yargılarını katmamalıdır. Aydınlattıkları okuyucuyu kendi beğenisi ile baş başa bırakırken, aslında tepe lambalarıyla okurun, yazarın hatta editörlerin görmediklerini görürler. Bir sanat eserini herkes aynı özen ve dikkatle okuyup, anlayabilir mi..? Tecrübeler gösteriyor ki bu pek mümkün değildir. Çünkü insanlar arasında anlayış farkları vardır. Bazen sanatkâr kendisinin de farkında olmadığı birtakım duyguları ifade edebilir.

Edebi tenkit birikim gerektiren bir iştir. Ahlaki ve psikolojik bir sorumluluğu vardır. Eleştiri yapan kişinin ilmi bir üslubu olmalıdır.Karşılaştırmalar yapabilmeli, teferruata inebilmeli, doğru ve sağlıklı düşünebilmelidir, Eleştirmenin birikimiyle yapılan adil, ölçülü ve doğru yorum, düşüncenin gücüyle birleşebilmelidir. Bir eleştiri mutlak kazanmak veya kaybettirmek için yapılamaz. Eseri samimiyetle anlama çabası ve bütünü görüp, öze yönelme amacı güdülmelidir. Eleştirmenin sesi değil, sözü yüksektir. Hem kendisi hem de başkası için düşünebilmelidir.. Bir eleştiride düşünceler ve duygular insan zihninde oluşurken, bir forma bir kalıba dönüşür.

Eleştirmen, bütün dikkatini düşüncenin akışında toplarken, bazen bir yazıda ifadelerin güzelliğine büyülenip dalıp gider. Fakat duyguları, kalbi ve aklı en saf haliyle bu akışa katılmazsa bir anlam birliğine varamaz. Tahlil ve tenkitlerde bir eserin tamamını yüzeyden değerlendirmek yerine, eserin mahiyetine dair birkaç şeyi etraflıca bilmek, küçük bir olayın veya kavramın ayrıntılarını çözerek oradan genel kanaate varmak daha verimli olabilir. Bir sanat eserinde kuşkusuz içerik (muhteva) çok önemlidir. Ancak şekil, yapı, imaj gibi unsunlar da dikkatle değerlendirilmelidir. Tahlil, (analiz) bir edebi eseri her bakımdan hakkıyla değerlendirme ve anlama çabasıdır.

Sanatçı eserini ortaya koyarken bir keşif halindedir. Yaratanın bahşettiği yetenekler ölçüsünde her sanatkarın farklı bir güzel ve güzellik anlayışı vardır. Eserle kurulan ilk temasla, yazarı anlama çabası başlar. Ayrıntıya yoğunlaşırken esasın esprisini veya esprinin esasını kaybetmez. Bir esere nereden bakmak gerektiğini, o eserin düşünce hayatımıza ve estetik yaşantımıza neler kattığını bilir. Eleştirmen, özgün ve kendine güvenen bir tarzda esere yaklaşmalıdır. Eleştiri, eseri aracı kılarak kendinden bahsetmek değildir. Eseri, kendi anlayışının sınırları içinde anlama ve sıkıştırma zaten değildir. Onun görevi, bu samimi içten ilişki alanı içinde üzerinde kafa yorulmuş, incelikleri, esprileri, seçilmiş metinden kazandığı açıları, motifleri, çizgileri, duyguları samimi bir biçimde, başka bir hesap yapmadan incelemektir.

Eleştirmen, sevinir, üzülür, takdir eder, bazen düşünceler ona ters gelir, bazen umut dolar ama her halükârda kendi gözüyle bakar, kendi aklıyla görür, kendi kanaatini söyler. Kendi sesiyle ve sözüyle konuşur. Özgündür. Anlama ve eleştirme öncelikle usül meselesidir. Başkası için düşünce üreten belki entelektüel olur ama bilgiyi içselleştirmiş olmaz. Eleştirmen düşüncelerini paylaşmak derdindedir. Bu sebeple başkalarına yol gösterir ders verir, gerçeği öğretir bir edada, üslupta olmamalıdır. Bir eleştirmenin eserin ekseninden, ana temasından, ikliminden, amacından uzaklaşması uygun değildir. Hakikatin peşinde olmakla kazanılan kudret, bir düşünce adamına bulunmaz bir şahsiyet kazandırır.

Yerinde yapılan adil bir eleştiri, yazarın kendini hakkıyla idrak etmesine, canlı ve güçlü bir benlik (kişilik) kazanmasına vesile olur. Bir beyin işçisine gösterilen saygı, sevgi, ilgi ve yakın alaka fikir adamına yaşama sevinci verir. Eleştiri, düşünce yoğunluklu edebi çalışmalarda asıl amaç değildir. Asıl amaç hayatı, varlığı, insanı ve hakikati gerçeklerine en uygun en doğru bir şekilde anlatmaktır. Bir yazar, yazarlıktan önce iyi bir düşünür ve okur olmalıdır. Eleştirmenin düşünceleri olgunlaşınca, sessizce okuyucuya şu soruyu sorar: “Ben böyle düşünüyorum sevgili okur, sen nasıl düşünüyorsun..?“ Analizlerini ve sentezlerini sessiz, sakin ve fısıldarmış gibi bir tonla yapar. Hiçbir eser, onu var eden zaman ve zemin şartlarından koparılarak anlaşılamaz. Bu prensip her sanat eseri için geçerlidir.

Edebi eserlerde, şiirler şairler, romanlar, romancılar ; güzel sanatlarda, resimler, ressamlar bu disiplin içinde değerlendirmelidir. Bir eser veya sanatçı, ait olduğu sanat geleneği içinde ele alınmalıdır. Eleştiri, keyfilik ve şahsilikten uzak sistemli düşünce geliştirilerek yapılmalıdır. Bunun dışındaki yaklaşımlar hem eseri hem de ondan çıkan anlamı boşluğa düşürür. Yazar, düşünür, eleştirmen Necmettin Türinay’ın edebi eleştiriler konusunda düşünceleri de şöyledir. “Bir eseri kavramak bir sanatkarı anlamak, yeni, bir şiire nüfuz etmek, yeni bir fetih gibidir. Sanat eserinin ve sanatçının üzerine ışık tutmak onu sarsmak, “değerinin farkındayım, seni anladım” diyebilmek gerekir. Öyle ki bir sanatçının en büyük talihsizliği layık olduğu eleştiriye muhatap olmamasıdır. “

Sanatçı nasıl anlaşılır..?

Bir sanatçının anlaşılması için eserin kavranması, yazıldığı dönemin şartlarına göre değerlendirilmesi gerekir. Bir sanatçının iç dünyası en dip mülahazalara kadar açılmadığı sürece sanatçı anlaşılamaz. Sanatçıyı ve eserini kimsenin farkına varmadığı yüksek bir hisle anlayabilmeliyiz. Bu kavrayış ve anlayışla sanatçıya değer vermek, onu takdir ve teşvik etmek, yer yer tenkit ederek, ruhunun bütün köşelerini kuşatmak gerekir.

Sanatçıyı muhatap almak...

Sosyal hayatta muhatap alınmak, varlığının bilincinde olmak o insan için ne kadar değerlidir..? Sanatçı kendini değerli hissettiği bir çevrede, dip dalgalarını iç dünyasını açmaz mı..? Kendisini geniş topluluklara izah edip, kendinin keşfine varmaz mı..? Eleştirmen, eserin derin yapısını ve kendine mahsus şifrelerini eser vasıtasıyla çözmeye çalışmalı, sanatçının diğer metinlerde yaptığı değerlendirmeleri, kendi ulaştığı sonuçlarla ilişkilendirip eşleştirmelidir. Çakışmalar varsa, onları da destek olarak kullanmalıdır.

Eleştirinin beş aşaması ; Fark etme / Anlama / Kavrama / Murakabe (göz altında bulundurma, gözetleme, bekleme, koruma, denetleme) Mana verme “Martin Heidegger“ Sanatçı, varlığın derinlerinde gizlenen hakikati görünür kılmakla görevlidir” der. Edebiyat yoluyla hakikati, hakikat üzerinden edebiyatı anlama çabası ve fark etme isteği, bilme gayretini zorunlu kılmıştır. Bilme isteğiyle farkeder, farketme isteğiyle bilip anlarız. Bilmeksizin ve farketmeksizin anlamak mümkün değildir. Anlamak için önce yazmaya değil, okumaya, düşünmeye odaklanmak gerekir. İşte bu samimi arayışlar sırasında birden bir pencere açılır, bir kapı aralanır bir şimşek çakar. O ana kadar sisler içinde belli belirsiz muğlak kalmış kimi şeyler aydınlanır, netlik kazanır ve fotoğraf tamamlanır.

İster roman ister hikâye ister düşünce yazıları yazsın ; Ahmet Hamdi Tanpınar’ı harekete geçiren hayalleriydi. Türk şiiri Necip Fazıl’la birlikte gerçek “metafizik bir soyutlanmaya” ulaştı. Mesela “keşif” kelimesi olmayan bir şeyi bulmayı ifade eder. “Fark ediş” başkadır. Hayatımızda ve dünyamızda var olmasına rağmen, kendi benlik, kimlik ve kişisel durumunuzdan, yoğunluktan veya zaaflarımızdan dolayı burnumuzun dibindekini farkedemeyiz. Fark etmek anlamaya ve kavramaya yönelen çabanın ilk heyecanlı aşamasıdır.

Işığa veya ışığın aydınlattığı nesneye ilk dokunuş, anlama isteğinden başka bir şey değildir. Ancak bu derinlikli bilgileri “kavrayışla” anlamlandırabiliriz. Bunun için hiçbir ayrıntıyı göz ardı etmeyen kıyaslar (karşılaştırmalar) ve araştırmalar yapmak, idrakimizin açılmasına sebep olur. İşte “murakabe” (gözetlemek, beklemek, korumak, denetlemek) bu aşamada başlar. Tekmil (tam, eksiksiz) bir kavrayış murakabesiz olmaz. Eser daha iyi nasıl olabilirdi, eksik yanları nelerdir..? Dil ve sanat hayatımızda bu eseri önemli veya önemsiz kılan nedir..? Bu yorumlar ve fikir beyanları “anlama” nasıl bir mana  vermektedir..? Bu soruların aydınlığında, “an” “anlam” ve “mana” kelimelerinin hem etimolojik hem de içerik bakımından farklılıklarına bir bakalım. Anlam-ak doğrudan eser veya objenin kendi gerçekliğiyle ilgiliyken “mana” subjektif ve kendi değerlendirmemizle ilgili olabilir. “Anlamak” bir şeyin zihnimizde kendi hususiyet ve gerçekliğine uygun karşılık bulmasıdır. Etimolojik karşılığıyla “bana göre” anlamına gelen “mana” ise anlamın eksik, fazla, iyi, kötü yanlarının daha iyi nasıl olabileceğini ifade eden, bu yönde yapılan önerileri ve hükümleri içinde barındıran bir kelimedir. Bir anlamda eleştiri ve eleştirel düşünce “anlamın” manasını ifade etme çabasıdır denilebilir. Bir meseleyi doğru anlayamamışsanız doğru çözümlemeler yapamaz, doğru sonuçlara ulaşamazsınız.

Bir eseri veya sanatçıyı onu var eden zamanın ruhunu kavramadan anlayamayız. Zamandan kopuk anlamalar anakroniyi (birbirinden farklı zamanları veya çağları birbirine karıştırmak) doğurur. Ön kabuller, peşin hükümler anlamanın önünde büyük engeller oluşturur. Bu engeli aşamayanlar yöneldikleri eser ve sanatçıdan, kendi fikri sabitlerini tahkim edecek malzemeler, dayanaklar bulma arayışı içinde olurlar. Bunların hakikati anlamak gibi bir dertleri bulunmaz. Doğruluğu tartışmasız olan kendi hakikatlerini (!) kabul ettirmek gibi saplantıları vardır. O nedenle kendi kapalı dünyaları dışına çıkmaya niyetli olmayan bu masif yapılar anlamayı değil, tanıtmayı ve denetlemeyi merkeze alırlar. Anlamaya çalışmak evvela ahlaki ve bireysel bir çabadır. Kendi varlığına hürmet eden kişi, varlığını geliştirmek ve olgunlaştırmak için anlamaya çalışır. Her bir bilgi, her bir kelime varlığımızı zenginleştirir, renklendirir, çeşitlendirir. Bu çeşitlenme esasen insanın kendi iç değişimi anlamına gelir. Değişme zaten bir irade olayıdır, İçseldir, içselleştirmedir, samimidir, kabullenmedir, hakikate doğruya olan samimi bir yöneliştir. Üstad Peyami Safa, okuma, anlama, düşünme ve eleştirme konusunda okuyucuyu uyanık olmaya çağırır. Okuyucuları farklı bir açıdan uyarır. “Okumak, her şeyden önce yazarla kıyasıya mücadeleyi göze almak demektir. Yoksa yazar, bizim idrakimizi ve vicdanımızı esir ederek uşak gibi kullanmaya başlar. Prof. Dr. Ahmet Sevgi de bize şu tavsiyede bulunur. “Bir kalemin kudretinin sırrını anlamak için, ne söylediğinden çok, nasıl söylediğine bakılmalıdır.”

Kaynakça: Edebiyat Ortamı Dergisi Necmettin Turinay Dosyası, Ocak-Şubat Sayısı, Ankara, 2026. / Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, Dergâh Tayınları, İstanbul, 2019.

bottom of page