Kültür Sanat Edebiyat Tarih Dergisi
AKSARAY'IN HAFIZASI DERGİSİNE HOŞ GELDİNİZ...
BAŞ EDİTÖR YAZISI
MAYIS 2026- 46.SAYI

ŞABAN KUMCU
ÜSLUP ÜZERİNE (1)
Üslup, “tarz”, “tavır”, “eda”, “söyleyiş”, “dil”, ifade; kişinin veya bir grubun ifade özelliği, “bir edebi türün söyleniş hususiyeti”, “kelimeleri kullanış” şeklinde tanımlanır. Üslup, kişiye has özel bir anlatımdır. Belli bir duyuş, görüş ve birikim sahibi olan bir sanatçının hayatı boyunca edindiği tecrübe ve tavırlarla seçtiği konuyu kendine ait kelimelerle yazması veya konuşmasıdır. Eskiler “üslubu beyan aynıyla insandır” derler. Fransızların “le stil, c’est l’homme” dedikleri gibi, üslup sahibinin kişiliğini yansıtır.
Üslubun genel özellikleri; açıklık, saflık, tabiilik, vecizlik, asalet, ahenk, çeşitlilik, uygunluktur. Üslubun hususi özelliklerini ; basit, orta ve yüksek üslup olmak üzere üç kategoride inceleyebiliriz. Üsluba Latince’de “stilus”, Grekçe’de “stylos” ”Fransızca da ”stylistique” İngilizce’de “style” Almanca’da “stilistik” denir.
Kubbealtı Sözlüğe göre üslubun karşılığı: oluş, yapış veya yapılış biçimi, tutulan yol, tarzdır. “Türkçe’nin Sırları” kitabının yazarı, dil ve edebiyat araştırmacısı Nihad Sami Banarlı’ya göre üslubun üç temel ölçüsü vardır. “İdealleştirme, biçimlendirme ve gerçekçilik...” Üslup, dört psikolojik gerçeğe dayanır. Bunlar, zihin gücü, duygu ve hayal gücü bir de olgunlaşmış bir zevktir.” Üslup, sadece sanatkarlara mahsus değildir. Yaratılan her insanın bir üslubu vardır.
Bununla birlikte yazanların ve konuşanların da uymak zorunda olduğu bir genel üslup vardır. Genel üslup elde edilmeden ferdi üsluptan söz edilemez. Nihad Sami Banarlı, genel üslup anlayışını, şu iki elmas değerle açıklar. “Bunlardan birincisi halkın kelimelere verdiği ses, diğeri halkın onlara yüklediği ‘mana’dır..
Nihad Sami Banarlı, edebiyattan bahsederken edebiyat yapmaz. Ona göre ; ilmi yazılar da edebi yazılar gibi dil şuurunu, bilgiyi ve irfanı gerekli kılar. “Türkçe’nin Sırları Kitabı’nda” “Bir Dil Nasıl Güzelleşir” başlıklı bir yazısı vardır. Bu yazıda, Fransız şairi Malherbe’den bir örnek verir. Şairin şiirlerini sevgi, bilgi, şuur ve sabırla yazdığını anlatır. Malherbe, Verdun şehrinin belediye başkanının ismi “Gül” olan kızı “Rose”un (Gül) ölümü üzerine yazdığı şiirinde duygularını şöyle ifade eder.
Roses
“Et la rose elle a vécu ce que vivent les
“Gül bir güldü ve güller kadar yaşadı.”
Şair, bu mısrada Fransızcanın bütün inceliklerini ve güzelliklerini ortaya koyar. Malherbe’in, bir kuyumcu titizliğiyle işlediği, adeta altın yaldızla süsleyip, bezediği şiir dili, onun mısralarını ebedileştirmiştir. Şairin bulduğu musiki, seslerin tenevvürüne (aydınlığına) dayanır. Her mısra bir bütün cümledir. Mısraların hemen hepsinde dilin bütün seslerini kullanır. A, e, i, o, u, ö, ü sadalarıyla seslilerden yapılmış kelimeleri bir mısra içinde toplar. Bir sesten diğer bir sese geçerken kalından inceye, inceden kalına geçip, dilde istediği musikiyi sağlar. Aynı sesli harfi, “a” veya “e” sesini mecbur kalmadıkça üst üste iki defadan fazla kullanmaz.
Türkçe’nin dehasını gösteren, çok hareketli ve ahenk içinde söylenen bir ‘mani’de de dil ve söyleyiş güzelliğini görürüz.
Dere boyu saz olur
Gül açılır yaz olur
Ben yârime gül demem
Gülün ömrü az olur
Nihad Sami Banarlı Hoca, üsluba çok değer verirdi. Kendine has bir tavrı ve üslubu vardı. Türkçe ve Türk edebiyatı söz konusu olduğunda, en büyük ideali ; Türkçe’nin güzel sesiyle, bu milletin meydana getirip yaşattığı dilimizi, bütün güzellikleri, incelikleri ve yücelikleriyle vatan çocuklarına öğretmekti. Yeni nesillerin, Türkçemizi bilerek, severek okuyup yazmalarını sağlamak, onları duyan, düşünen, anlayan ve üreten insanlar olarak yetiştirmek, hayatının vazgeçilmez gayesiydi.
Her sohbetinde, Türkçemizin sihirli ifadelerini hissedebilmek için, dilin tılsımlı bir vasıta olduğunun bilinip, anlaşılması gerektiğini söylerdi. Bütün ömrünü, dil, kültür ve edebiyat çalışmalarına adamıştı. Prensip sahibi, zarafet timsali, Türkçe sevdalısı bir edebiyat hocasıydı. Nihat Sami Banarlı Hoca’nın gönül dilinden süzülen şu sözlerini, bizlere bıraktığı bir vasiyet olarak kabul
ediyoruz. “Şu fani dünya saadetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel bir hizmet değildir…”
Üstad Peyami Safa’nın bir düz yazıda üslup güzelliğine ulaşabilmek için yaptığı tavsiyeler şunlardır.
“ -Tekrarlardan (fazla kelime ve cümlelerden) kaçınmak (ne bir kelime eksik ne bir kelime fazla) sağlam bir ifadenin ana prensibidir.
-Halk tabirlerinden, ata sözlerinden beylik ifade kalıplarından, basmakalıp üsluptan uzak durmak
-Basitlikten kaçarken yapmacıklığa düşmemek.
-Kuvveti kendi kendine yeten bir düşünceyi veya ruh halini imajlarla (teşbih, istiare vs. sanatlarla) desteklemekten kaçınmak.
-Manayı en sade şekliyle ifade ederken, basitliğe düşmemek.
-Yazarın inceliklerini, anlaşılır olmasına feda etmemek.
-Basit manayı karışık, karışık manayı basit şekilde ifade etmekten kaçınmak
-Manaya en uygun kelimeyi bulmak, kelimelerin sesleriyle manaları arasındaki ilişkiyi gözden kaçırmamak
-Mana inceliklerini ahenge feda etmemek
-Cümle yapısıyla, o cümleyi yüksek sesle okuyanın teneffüs ritmi arasındaki münasebeti gözden kaçırmamak (içimizden okuduğumuz yazılarda da bu ilişkinin değeri aynıdır) manaya ait derinlikleri, bu ilişkiye feda etmemek...” Bu prensiplerden bazıları, onlardan daha üstün değerlere feda edilebilir. Yazının şahsiliğini ve orijinalliğini meydana getiren de her yazarın kendine has bir değer sistemine sahip olmasıdır.
Şairler dili en iyi kullanan insanlardır. Şiirlerinde üslup güzelliği hemen göze çarpar. Büyük şair, kendi dilini büyük bir dil yapan kişidir. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı, Orhan Veli, Behçet Necatigil bunlardandır. Hepsinin kendine has bir üslubu vardır. Kelime ile hayat arasında çok ince sinir ağları, örtülü ilişkiler, dilde de on binlerce kelime, tabir ve ifade şekli vardır. Bunlardan her birinin huyu suyu faklıdır. Hiçbir dilci bunu bir yazara öğretemez. Yazar bizzat onları yaşayıp deneyerek öğrenir.
Edebiyatta “şahsi üslup” denilen şey bu tecrübenin bir sonucudur. Seçtiği kelime ve kurduğu cümle bir edebiyatçıyı yaşatır veya öldürür. Mesela dilde ve edebiyatta “ses” mana kadar önemlidir. “Mana” denilen esrarı fiziki bir olay olan “ses” taşır. Seslerin kendilerine göre kanunları vardır. Şairler şüphesiz dil bilgini değillerdir. Dil bilginlerinin de şair olmadıkları gibi… Fakat şairler kelimelerin sesini içgüdüleriyle hissederler. Abdülhak Hamid, “Makber Mukaddimesinde” şiiri şöyle tarif eder. “İnsan bazen hatırına gelen bir hayali tanıyamaz, o kadar güzeldir. Zihninde uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbine doğan hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acı ile bir feryat koparır veya çok karanlık bir şey söyler yahut hiçbir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir…”
Şiirde “söyleyiş” ve “söyleniş” denilen şey “ses yapısı” ile yakından ilgilidir. Şiirlerde ses “estetik” bir rol oynar. Şairlerde bir “ses duygusu” vardır. Edebiyat dil ile meydana gelen bir sanattır. Bundan dolayı bir milletin dili neyse, edebiyatı da odur.
Leo Spitzer, “ dil bir sanat eseridir” der. Ancak bunu görebilmek için dile, dilci gözü ile değil, üslupçu gözüyle bakmak gerekir. Ahmet Hamdi Tanpınar bir “üslupçu”dur. Tanpınar’a göre üslup ; kelimelerin bir bütün halinde organizasyonu “kristilizasyonu’dur. O da “Mallarmé” gibi şiirin kelimelerle yapıldığına inanır. Şiirin yapı taşlarını teşkil eden kelimeleri büyük bir dikkatle seçer ve yerli yerine koymak için uzun uzun düşünür. Kelimeler ona göre bir mücevher kıymeti taşır. Bu değer onların sözlük manalarından çok çağrışım kudretinden ileri gelir. Bundan dolayı kelimelerin içine girdikleri terkibe (birleşime) göre kazandıkları manalara dikkat etmek gerekir.
Alman filozof Heidegger, “dil insanın evidir” der. Dilin bütünü milletin evidir.
Bin bir odalı ev. Eskiler “nesir” için “inşa” derlerdi. Yazı ve konuşma ev gibi inşa edilir, içinde de insan oturur. Her şair ve yazar kendi çağının malzemesine ve üslubuna göre kendi evini inşa eder. Dili insanla beraber ele alırsak ev sıcaklığına kavuşmuş olur. Dil sayesinde bütün insanlarla dost oluruz. Yazı, dilin sesini kaydeden bir vasıtadır. Tiyatro yazarı Brecht ; “ideal ; halk için kralların diliyle yazmaktır” der. Yazarlar eserlerini halkı aydınlatmak için yazmalı, yazılarını kaleme alırken, kültür değeri yüksek bir dil kullanmalıdırlar. İlim ve kültürde ileri ülkelerin sözlükleri de zengindir. Sebebi açıktır. Daha fazla üretmek, daha girift düşünce ve sanat eserleri ortaya çıkarmak demektir.
Her insanın mizacı, hayat tecrübesi ve kültürü farklıdır. Aynı kelimeler kişiden kişiye farklı etkiler bırakabilir. Tanpınar’ın şiirlerinde kelime kadrosu dardır. Bazı kelimeleri sık sık kullanır. Bunlar onun büyülü kelimeleridir. Fransız dilbilimci Pierre Guiraud’ “şiirde, bir kelime ne kadar çok tekrarlanırsa kazandığı mana da o kadar artar” der. Bu söz Tanpınar için geçerlidir. Tanpınar’ın bütün hayatı, özleyişi, hüsranı “rüya, hayal, zaman, kader, gül, kadeh, ayna” kelimelerinin içinde gizlidir.
Dante Yenilikçi, Orta Çağ şairi ve siyasetçisi, İtalyan Dante Alighieri (1265 – 1321) ”De vulgari eloquentia” isimli inceleme yazısında “sanat, bilim, yetenek, iyi insan, iyi söz, erdem ve üslubu dair, sanatçılara şu tavsiyelerde bulunur.”
“Et ideo confiteatur corum stultitia qui arte, scientique immunes de solo ingenio confidentes, ad summa summe conenda prorumpunt ; a tanto prosuntu ositate desistant et si auseres naturali desidia sunt, volint astripetam aquilam imitari “ / Dante Alighieri de vulgari, eloquentia 2 “Sanat ve bilimden uzak olup, sadece kendi zekasına güvenerek en yüksek hedeflere atılanların budalalığı açıktır. Böyle aşırı bir özgüvenden vazgeçmeli ve doğuştan yeterli değillerse göğe yükselen kartalı taklit etmemeye çalışmalıdırlar.”
Dante’ye göre; dilin kendine has kuralları vardır. Dil, doğru ve şiir gibi kullanılmalıdır. Diller düşünceyi iletir. Ancak bunu maddi ortamda yaparlar. İyi bir dil ve üslup, iyi ve yetenekli insanların kullanımı için uygundur. Üslup güzelliği, kendi mükemmeliyetleriyle başkalarında erdemler uyandırabilecek kişilere has bir özelliktir.. İyi bir üslubun dört özelliği vardır. Bunlar dilin ihtişamı, önemi, nezaketi ve kibarlığıdır. Böyle bir dil insanlarda erdemler üretir. Bu dil hem bilgi hem de güç bakımından yücedir. Fransız filozof, şair ve yazar Remy de Gourmont, “üslup ve edebiyat” ilişkisi üzerine şu tespitleri yapar. “Yazının kıymetini düşürmek değersiz yazarların durup durup başvurdukları bir tedbirdir. Bunu iyi bir tutum olarak kabul ederler. Bu durum onların değerini düşürür.
Zanaattan hiçbir şey anlamayan veya yetenekli olmadan yapılması şarlatanlık olan bir sanatta kabiliyetli olmadığını itiraf eden bir kimse halkı acı duymadan küçümseyemez. Bu düşüncede olanlar yoksulluklarıyla övünerek, fikirlerinin elbiseye muhtaç olmayacak kadar güzel olduğunu ileri sürerler. En mühim noktanın şekil, mana, söz, öz, kelime olmayıp fikir olduğunu söylerler. Fakat en yeni en zengin mecazların fikir hiçliği üzerine atılmış birer övünme tülünden başka bir şey olmadığını, eninde sonunda anlayacaklardır. Bu yazar grubu bahçenin manzarasını dışarıdan seyredip avunsun ve bizi unutsun. Bu konuda uzun uzun konuşabilirler. Zira onlar zararsız olmakla beraber bir sürü basmakalıp söz sarfetmesini de iyi bilirler. Bunlara acımak, aldırış etmemek ve kendilerine hiç cevap vermemek ve onlara iki türlü edebiyat olduğunu, kendilerinin de ikincisine dahil olduğunu hatırlatmak gerekir.
İki türlü edebiyat, iki çeşit ülkü, iki çeşit yazar vardır. Yazan yazarlar, yazmayan yazarlar. Tıpkı sesi olmayan şarkıcılar, sesi olan şarkıcılar olduğu gibi. Üsluba aldırmamak Fransa’da 1789’un zaferlerinden sonra ortaya çıkmıştır. Demokrasi devrinden önce yazmayan yazarlardan yalnızca alay etmek için konuşulurdu. Pisistratos’dan 16. Louis’ye kadar medeni dünya şu nokta üzerinde birleşmiştir. Bir yazar yazmasını bilmek zorundadır. Yunanlılar böyle düşünüyorlardı. Romalılar güzel üsluba o kadar düşkündüler ki çok güzel yazalım derken berbat yazmaya başladılar.
Üslubu küçümsemek ve töre riyakarlığı Anglikan Kilisesi’nin hatalarındandır.
Bununla beraber on sekizinci yüzyıl yazarları kötü yazıyorsa bu farkında olmadıklarındandır.
Voltaire’in iyi yazdığına, bilhassa nazımda (şiirde) iyi yazdığına inanılır. Bu asrın bir ideali vardır. Felsefe yapmak kaba- saba yazmayı mazur göstermez. İsaac Newton’un “traité” leri (bilim yazıları) bahçıvanlık öğütleri hatta yemek kitapçıkları bile nazımla yazılıdır.” Yazı zanaatı bir sanattır ama üslup bir ilim işi değildir. Üslup insanın ayniyle kendisidir. Üslup gözlerin rengi veya sesin tonu kadar şahsidir. Yazmak zanaatı öğretilebilirse de üslup sahibi olmak öğretilemez. İnsan saçlarını boyadığı gibi üslubunu da boyayabilir fakat şu şartla ki bu işe her sabah yeniden başlamak lazımdır.
Dalgınlığa asla gelmez.
Üslup sahibi olmak o kadar az öğretilebilir bir şeydir ki hayat bu öğretileni ekseriya unutturur.
Hayati kuvvet azaldığı nispette iyi yazmak elden gider. Temrin (uygulama, alıştırma, egzersiz) diğer özel yetenekleri iyileştirdiği halde yazıyı bazen bozar. Yazmak resim veya heykel yapmaktan farklı, bambaşka bir şeydir. Yazmak veya konuşmak zorunlu olarak bütün insanlarda olan ortak bir kabiliyeti hatta en eski ve şuursuz bir yeteneği kullanmaktır. Yazma sanatına dair bulgular, zekanın bütün anatomisi yapılmadan anlaşılamaz. On veya on bin sayfa oldukları halde bütün “traite”lerin (antlaşmaların) değersiz taslaklardan ibaret olmaları bundandır. Soru o kadar karmaşıktır ki neresinden tutulacağı kestirilemez. O kadar iğneli öyle böğürtlenli, dikenli bir fundalıktır ki içine atılmaktansa kenarından dolaşılır.
Akıllıca olanı da budur.
Yazmak, Flaubert ve Goncourt’un anladığı manada var olmak, kendini yenilemek demektir. Üslup sahibi olmak, umumi bir dil yanında, biricik ve taklidi imkânsız hem herkesin hem de bir tek kişinin anlayabileceği özel bir lehçe ile yazmak ve konuşmak demektir. Üslup kendini tanıtır. Onun mekanizmasını incelemek o kadar lüzumsuzdur ki beyhude olmakla kalmaz tehlikeli de olur. Kokulu kâğıttan yapılmış bir gül hakiki bir güle ne kadar benzerse, bir üslubun taklidiyle elde edilen veya yeni baştan meydana getirilen şeyler de hakiki üsluba o kadar benzer.
Yazılmış bir eserin sesi ve önemi ne olursa olsun, üslubuyla eser payesine (mertebesine) ulaşır. Eserin sınıflandırılması değerini bir kat daha artırır. Buffon, “iyi yazılmış bir eserin bütün güzellikleri kadar, insan zekasıyla üslubun oluşturulması, konunun özü kadar önemli, belki daha kıymetli bir hakikattir” der. Herkesin dudak bükmesine ve sınayışına rağmen, geçmiş zamanın kitaplarının bugün hala kıymetlerini muhafaza etmeleri de üslupları sayesindedir. Eğer bunun aksi mümkün olsaydı “L’antiquité Devoilée’yi yazan
Boulanger gibi, Buffon’un çağdaşı olan bir adam, bugün unutulmuş olmayacaktı.
Zira onun zayıf tarafı sadece yazış tarzıydı. Diderot’nun ancak geçici şöhret saatleri tadıp kendisinden bahsedilmez olmasına ve unutulmasına, daima üslupsuz yazmasından başka bir sebep bulunabilir mi..? Üslubun bu itiraz kabul etmez üstünlüğü, edebiyatta konular icat etmenin büyük bir önemi olmadığını gösterir. Güzel bir roman yahut tutunabilecek bir dram yazmak için ya pek sıradan bir konu açılabilir. Fakat başarılı olabilmek için, bir deha sahibi olmayı gerektiren yepyeni bir konuyu mesela “Romeo ile Juliettte” yahut “Donquihotte”u düşünmek gerekir. Shakespeare, trajedilerinin çoğunu beylik konuların planı üzerine bir sıra mecazlar işlemekle meydana getirmiştir. Shakespeare ancak mısralarını ve cümlelerini yaratmıştır. Yaratılan mecazlar yeni olduğundan, bu yenilik dramın şahıslarına ister istemez hayat vermiştir.
Hamlet’in içindeki fikirler, Chiristophe Marlowe tarafından aynen manzum hale konmuş olsaydı, elde edilecek sonuç enteresan bir taslak sayılacak ne dediği anlaşılmaz, beceriksizce yazılmış bir trajedi olacaktı. Guy de Maupessant, hiçbirini icat etmemiş olan Boccacio kadar büyük bir hikayeci değildir. Zaten konulara sonsuz şekiller vermek mümkün olduğu halde, yenilerinin yaratılması sınırlandırılmıştır.
Fakat her yüzyılın kendine göre sevdiği konular vardır.
Eğer insan, üslubu kendi kendini değiştirmek için kullanmış olmasaydı, edebiyat tarihlerinin ilk yüzyılları içinde her şey söylenip tüketilmiş olacaktı.
Hayatın merkezinde olan insanın, kendisiyle, başka insanlarla, diğer cinsle, sonsuzlukla, Tanrı veya tabiatla münasebetleri olacaktır. Yazmasını bilmeyen yazarların ileri sürdükleri, mazeretlerden birisi de türlerin çeşitliliğidir. Onlar türlerden bazılarına olduğu gibi, üslubun bazılarına da hiçbir şeyin girmediğini zannederler. Şiir yazar gibi roman yazılmaz derler. Elbette bu böyledir. Fakat üslubun bulunmayışı “eda” yokluğunun da sebebidir.
Bir kitap yazıdan mahrum kalırsa her şeyini kaybetmiş demektir. Göze görünmez olur veya söylendiği gibi dikkati çekmez.
Zira güzel bir nesrin, sadece nesirden ibaret olmadığını gösterecek bir ritmi olmalıdır. Acaba yazmak öğretilemez mi..? Burada mevzubahis olan üsluptur. Zola çalışmakla Chateaubriand olabilir miydi..? Quesnay de Beaurepaire dikkat ve gayret ederek Rabelais olabilir miydi..? Bu iki sorunun cevabı aynıdır. Olamazdı… Bir akçam levhası üzerinde kıymetli mermerleri taklide çalışan kimse kendisine iyi yol gösterilmiş olsaydı acaba fakir balıkçı tablosunu vücuda getirebilir miydi..? Paris evlerinin iç sıkıcı cephelerini Korent üslubuna göre yapan sıvacı, yirmi dersten sonra “Cehennemin Kapısı” veya “Philippe Pot”un mezarını yeniden ortaya çıkarabilir miydi..?
Acaba yazmak öğretilemez mi..? Burada üzerinde durulan şey bir zanaatın unsurlarıdır. Akademide ressamlara öğretilen cinsten şeylerdir. Öğretilebilir. Renksiz basma resimler gibi doğru ama dümdüz yazmak öğretilebilir. Düpedüz kötü yazmak ama yine de edebi bir disiplinle ödül kazandırtacak bir şekilde yazmak öğretilebilir. Çok iyi bir şekilde yazmak öğretilebilir. Ancak bu, kötü yazmanın başka bir türlüsüdür. Bu şekilde mükemmel yazılmış kitaplar ne kadar iç sıkıcıdırlar. Onların başka değerleri de yoktur. Zekâ çalışmasının ve özellikle yazı işinin büyük bir kısmının bilincin yetkisi altına girmediğini bilmeliyiz.
İnsan ne olmak için doğduysa onu olur. Bunu istemeden, hatta bütün aykırı iradelere rağmen olur. Güçlü bir sabır ve yorulmak bilmeyen kör bir canlandırma gücü, görme kabiliyeti olanın hayalindekini canlandıramaz. Gördüğü manzarayı yazıyla anlatan bir kimsenin eseri fena bile olsa bu haliyle de bir şey göremeyen veya büsbütün başka surette gören bir düzelticinin düzeltmelerinden sonra alacağı halden daha güzeldir. Kuvvetli çizgiyi ancak usta çekebilir. Bu usta çizgisi sadece değer verilecek teferruatı belirler. Aceminin beceriksizce ama samimi olarak kalp gözüyle gördüğü bilinçsiz olan görme işi daima soyuttur. Bu bakış açısıyla, üslubu ; “kelimelerin değerlerini ve aralarındaki ilişkileri görmek sanatı” diye tanımlayabiliriz.
Yine de hüner, kelimeleri yavan bir şekilde kullanmak olmayıp, onların birleşmesinden meydana gelecek olan duyumları, hayalleri, nüansları (ince ayrıntıları) meydana çıkarmaktır.. İşte burada düpedüz kelimecilik ve işaretlerin ideal dünyasıyla karşı karşıya kalırız. Asıl iş, işaretleri işlemek ve onların, hisler dünyasını temsil ettikleri kanaatini uyandıran hayallere göre dizmektir. Konuya böyle tersinden bakıldığı takdirde içinden çıkılmaz bir hal alır. Şu veya bu tarzda kaynaştırılmış kelimelerin, tabii seyrinde giden dünyamızda, bir hayatı hatta bilinen bir hayatı gözümüzün önüne getirmesiyle yapılan terkip (birleşim) ruhsuz kalacak, o zaman bu kelimeler ormanı taş kesilecektir.
Bir yazı sanatında başarıya ulaşmak, duymak, görmek, işitmek ve bütün duyularla gerçekten veya canlandırma suretiyle faydalanmakla mümkün olacaktır. Üslup hakkında ileri sürülen görüşler, hissedilenlerin dünyasıyla, kelimeler dünyasının birbirine nasıl kaynaştıklarını anlatır. Bir teoriden ibarettir. Gerçekteyse bu iki dünya birbirinden sonsuz olarak uzak, yani paralel olduklarından çözülmesi çok güç bir sırdır. Belki de telsiz, telgraf gibi bir şeydir bu.
İki kadrandaki ibrelerin birbirlerini karşılıklı olarak etki altında tuttukları meydana çıkacak ve daha ilerisi meçhul kalacaktır. Fakat bu karşılıklı uygunluk gerçekte, mekanik bir mukayesede olduğu gibi açıktır. Aynı derecede mükemmel olmaktan çok uzaktır. Sözün kısası, kelimelerle hisler çok az ve yetersiz bir şekilde birbirlerini karşılar. Düşüncelerimizi söylemek için ihtimal ki susmaktan başka emin bir çaremiz yoktur. Hayatta nice olaylarla karşılaşırız ki yaşadıklarımızı gözlerimiz, ellerimiz ve kapalı ağızlarımızla bütün sözlerden daha güzel anlatabiliriz. Şair Orhan Veli de “Anlatamıyorum” şiirinde, aynı çaresizliği yaşar. Söylemek ve susarak anlatmak arasındaki devasa çelişkiyi, kelimeler dünyasında ancak yüzlerce sayfada anlatılabilecek hislerini, üslubunun gücü ve güzelliği sayesinde birkaç mısra ile anlatmaya çalışır.
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda
Dokunabilir misiniz
Göz yaşlarıma ellerinizle..?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var biliyorum,
Her şeyi söylemek mümkün,
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
Cahit Sıtkı Tarancı’da “Otuz Beş Yaş” şiirinde “önce ölümü sorgular”, şiirin son bölümündeyse, “ölüm gerçeğine teslim olur” ve çaresizliğe düşer. Bu büyük olayı kelimelerle
“ifade edememe” huzursuzluğunu yaşar. Tam bu sırada şairin muhteşem üslubu imdadına yetişir. Böylece, “Otuz Beş Yaş” şiiri, bütünüyle Türkçe’nin bir şaheseri olur ve milyonlarca insanın hafızasına kaydedilir.
……………………
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim,
Ne dönüp duruyor havada kuşlar..?
Nerden çıktı bu cenaze..? ölen kim..?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında..?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.
-Devam edecek-
Kaynakça:
Peyami Safa, Seçmeler, Yağmur Yayınevi, İstanbul, 1978 / Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001 / Rémy de Gourmont, Fikir Üretimi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1991 / Nihad Sami Banarlı, Türkçe’nin Sırları, İstanbul, 2011.

























