Kültür Sanat Edebiyat Tarih Dergisi
AKSARAY'IN HAFIZASI DERGİSİNE HOŞ GELDİNİZ...
BAŞ EDİTÖR YAZISI
TEMMUZ 2026- 48.SAYI

ŞABAN KUMCU
“Fenn-i edep bir marifettir ki insana haslet-amüz-i edep olduğu için edep ve sahibi edip tesmiye edilmiştir.” İbrahim Şinasi Efendi
“Edebiyat fenni öyle bir marifettir ki insanlara terbiye ve ahlak öğrettiği için ona “edep” mensup olanlara da “edip” demişlerdir.” İbrahim Şinasi Efendi, “edep, dinin üçte ikisidir” der. Önce edep, sonra sanat... Edebiyatın arkasında, temiz bir kalp, sağlam bir irade, terbiye edilmiş bir kişilik, inancın kaynağını yansıtan bir dil olmalıdır. Edep edebiyata, üslup güzelliğe, bilgi bilince dönüşmelidir.
Ehl-i diller arasında aradım, kıldım talep, Her hüner makbul imiş illa edep illa edep.
Edebiyat, insan ruhuna, kalbine, aklına ve hislerine hitap ettiği için aynı zamanda bir terbiye eğitimidir. Sadece “eğitim” ,“terbiyenin” yerini tutamaz. Ziya Gökalp, bugünkü “yaygın eğitim” yerine “yaygın terbiye” “örgün eğitim” yerine “organize terbiye” ifadelerini kullanmıştır. Günümüzde “terbiye” kelimesi daha çok edep, görgü ve ahlak olarak kullanılmaktadır.
Terbiye, insanın hislerinin, ahlakının, aklının, kalbinin eğitilip, kişiye, ölçülü, zarif, ince
davranışlar kazandırmaktır. Bir başka anlatımla bir insanı, kendinden beklenen en olgun noktaya ulaştırmak
ve ahlaki erdemlere sahip yepyeni bir şahsiyet yapabilmektir.
Burada “kendinden beklenen en olgun noktaya” sözüne dikkat etmek gerekir. Çünkü insanlar arasında yaratılıştan gelen farklılıklar bulunmaktadır. Bu sebeple çocukların kendi yeteneklerine göre yetiştirilmeleri önemlidir. Burada öğretmene büyük görevler düşmektedir. Çünkü öğretmen kabiliyetleri farklı olan çocukları işleyecek yegâne sanatkardır. Eğitim, düşünme, öğrenme, algılama, hatırlama, problem çözme, hafızaya alma, dikkat, odaklanma, dil ve iletişim gibi birçok fonksiyonları içine alır. Bu görevleri üstlenmek için, Türkiye’de 1926 yılında Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde, “Talim ve Terbiye Kurulu” adıyla bir danışma ve karar organı oluşturulmuştur..
Dünyaya geldiği anda hiç bilgisi olmayan insan, hayatı boyunca öğrenmeye (talime) bu süreç içinde değişip, büyürken, ölçülü, olgun davranışlar kazanmaya (terbiyeye) ihtiyacı vardır. Peygamber Efendimiz, “beni Rabbim terbiye etti ve ne
güzel terbiye etti” buyurur. Mevlâna, Mesnevi’sinde bu durumu şöyle izah eder. “İnsan içi oyulmadıkça ötmeyen bir kamışa benzer.” Kant’a göre ise terbiye, “insanın mükemmelleşmesidir.” Ahmet Kabaklı Hoca, “edebiyat ilmi edebin bütün anlamlarını içine alan çoğul bir kelimedir. İyi ahlak, terbiye, usül, kural bunun içindedir” der. Türkçe sözlükte edebin anlamını ve mahiyetini anlatan birçok “deyim ve atasözü” vardır.
Edebi eserlerin önemli bir kısmı insanlara “ahlak ve terbiye” vermek gayesiyle yazılmıştır. Edebiyatta “güzellik” fikri ön planda olmalıdır diyen sanatçıların yanında, edebi eserler sadece “estetik” kaygılarla yazılmalıdır görüşüne savunan şair ve yazarlar da vardır.
Bir edebi eser hem güzel hem de edebe uygun yazılabilir. Türk ve dünya edebiyatında böyle birçok eser yazılmıştır. Okullarda okutulan edebi eserler bu gayeye yöneliktir. Edebiyatta bir dünya görüşüne, kendi kabul ettiği değer ve estetik gayelere sıkı sıkıya bağlı eserler yazanlar, farklı düşüncedeki edebi eserlerin bir kısmını reddetmek zorunda kalırlar. Devirler, akımlar, ideolojiler ve bazen yöneticilerin tavırları sanatçılar arasında edebi kavgalara sebep olmuştur. Edebiyatın ilimden farkı sadece akla beyne değil, kalbe de dokunmasıdır. Duyguları insandan insana nakletmesidir. Edebi bir eserle bizden çok önce yaşamış insanlara sevgi duyabildiğimiz gibi, bizden uzaklarda olan insanlarla da görüşmeden anlaşabiliriz. Yazarlar ve şairler bize dostlarımızdan, en yakın akrabalarımızdan ve tanıdıklarımızdan daha yakın görünürler.
Onların duygu ve düşünceleri yanı başımızdakilerden daha sevimli gelir. Onları etrafımızda bulunanlardan daha
çok severiz. Sevdiğimiz yazarları okuyunca kendi dar çerçevemizi aşar, çağlarla birleşmiş oluruz. Edebi eser, zaman ve mekân engellerini aşarak ruhlar arasında bir birlik kurar. Ancak bu etkiyi, bir estetik değere sahip olduğu takdirde yapabilir. Ziya Gökalp’in düşünce yazılarının verdiği hazzı, şiirleri vermez. Çünkü kuru ve didaktik bir üslubu vardır. Yahya Kemal’in şiirleri ruhumuzda ve duygularımızda bir iz bırakır. Şiirlerindeki lirizm, kelimelerindeki derinlik bizi dinlendirir, başka bir aleme götürür. Kalbimize tesir eden, duygularımızı değiştiren bu kuvvet onun şiirlerindeki estetik güzelliktir. Edebiyatı ve şiiri sevmek için bu güce sahip olan şiirleri okumaya başlamak, iyi bir eğitim metodudur.
Okuma sevgisi duygularla zihne yerleşirse, buradan hikâye, roman, deneme ve düşünce yazılarına geçmek daha kolay olur. İnsan ruhu üzerinde en küçük bir esinti bile yaratamayan eserleri sınıfta okumak boşuna bir zahmettir. Edebiyat dersi öğrenciye, insanoğlunun duyabileceği duyguyu duyurmalı, yaşadığı her tecrübeyi canlı olarak nakledebilmelidir. Edebiyat derslerinde en önemli şey, çocuğa veya gence, yaşına ve mizacına uygun eserler okutmak ve onlarda kuvvetli bir istek uyandırabilmektir. Okullarda sadece müfredatı uygulamak edebiyat derslerini sıkıcı hale getirebilir. Yetenekli bir öğretmen, öğrencilerin ilgi ve alakasını keşfetmeli, sistem içinde veya sistem dışında öğrencilerine edebiyatı sevdirip, kitap okuma zevkini kazandırabilmelidir. İstisnasız her insanın kitap merakını uyandıracak ve ona, okuma zevki aşılayacak kitaplar vardır.
Fakat bunlar itina ile seçilmelidir. Her yıl binlerce mezun vermemize rağmen kitap okuma zevki uyandıramıyorsak ; bunun sebebini, okul kitaplarında müfredatı harfi harfine uygulama kaygımızda ve edebiyatı okutma tarzımızda aramamız gerekir. Okul kitaplarına metinler seçilirken estetik değerden daha çok asırlar ve şahsiyetler dikkate alınmaktadır. Gaye, edebi zevk ve duygu terbiyesi vermek değil de tarihi bilgi vermekse ; tarihi bilgiyi ön plana çıkardık mı, bir güzel sanat olan edebiyatı bırakmış, edebiyat dışı bir yola girmiş oluruz.
Sadece kronolojiyi öğrenen, kısaca şahıs, eser ve tarih bilgilerini sıralayan bir öğrenci sınıf geçebilir ancak kitap okuma zevkini ve duygu terbiyesini almış olabilir mi..? Yazı bir nesir ise, hangi asırda kim tarafından yazılmıştır..? Yazının çeşidi, içinde geçen yabancı kelimeler ne manaya gelir..? Şiir ise, vezni, kafiye şekli nedir..? Üslup ve edebi sanatlar...? Sanki şair veya yazar eserini bu vasıtaları kullanmak için yazmıştır.
Sanki sanatçı, sadece şekillere bağlıdır...
Halbuki edebi eser bir duyma, düşünme ve yaşayış tarzının ifadesidir. Bu şekiller bir gaye değildir... Bu tarz edebiyat öğretimi Batı’da çoktan kalkmıştır. Bu öğretim metodunu ve bu anlayışı tamamen bırakmak gerekir. Çünkü bu haliyle edebiyat dersi can sıkıcı, ölü bir ders haline gelir. Edebiyat dersinde öğrenci, sinemada seyrettiği bir filmde duyduğu heyecanı duyabilmelidir. Bir edebi metnin anlamını ve güzelliğini öğrenciye hissettirebilmek için, öğretmenin bir aktör gibi rolünü iyi oynaması gerekir. Edebi metinler bir piyes gibi oynanması gereken parçalardır.
Metin karşısında pasif bir seyirci tavrı takınmak hatalıdır.
Öğrenciler ve öğretmen metindeki duyguyu ortaya çıkarabilmek için birlikte
hareket etmelidir. Öğrenci bunu tek başına yapamaz, hazırlıklı olmayan öğretmen da bu işi başaramaz. Her edebi eserin anlamı ve değeri okuyucunun bakışına ve yorumlarına göre değişiklikler gösterir. Victor Hugo veya Stendhal’ın romanlarını, Shakespeare’in tiyatro eserlerini anlatan yüzlerce kitap yazılmıştır. Yorumlar birbirinden farklı farklıdır. Edebiyat hocalarının da bir eser hakkında farklı anlayışları olacaktır. Zengin bir kültüre sahip olabilmek için bu değişik anlayışlardan, tahlil ve incelemelerden korkmamak bilakis sevinmek lazımdır.
Çünkü her yeni yorum, edebi eseri derinleştirir.
Edebi bir tahlil, zenginliği gösterebildiği ölçüde değerlidir. Bir edebiyat hocası bunları bilmelidir. Avrupa’da edebiyata, eski tarih, eşine ender rastlanan güzel söz, düzgün ve yerinde ifadeyle ifade etme yerine ; estetik, sosyolojik, psikolojik ve stilistik bakış açısıyla bakılır. Böylece, bilindiği zannedilen metinlerde yepyeni manalar ortaya çıkar. Arkeolojik kazı metoduyla metinleri incelemek bizi yeni sonuçlara ulaştırır. Mesela Oğuz Kağan Destanı ve Dede Korkut Kitabı’nda imajlar ve semboller, hayvanlar aleminden alındığı halde ;
köylü ve köy çevresinde yaşayan Yunus Emre’de benzetmeler bitkiler üzerindendir.
Edebi eserler hayatı ve toplumu olduğu gibi yansıtır. Tarih edebi eserin dışında değil, içindedir. Divan şiirinde Müslüman Orta Çağ medeniyeti vardır. Edebiyat Hocası, eserin taşıdığı tarihi, ruhi, sosyal, dini ve bedii kıymetleri tahlil edip ayırdedebilmelidir. Bir edebiyat öğretmeninin, canlı, neşeli, bol vakti olan ve kültürünü durmadan artıran bir insan olması gerekir. Edebiyat öğretmeni, insan ruhunun keşfedicisidir. Görev alanı insan ruhu ve
kâinatın sırrıdır. Okulda öğrencinin şahsiyetini oluşturan derslerden biri belki de en önemlisi edebiyat dersidir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, bu bahis geçince şöyle hayıflanır.
“Bugün Türkiye’de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. Yarın bir Nedim, bir Nef’i hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecektir. Siz bir medeniyetin iflası nedir bilir misiniz.? İnsan bozulursa, insan kalmaz. Bir medeniyet insanı yapan manevi ve edebi kıymetler manzumesidir.. Bize lazım olan gömlek değiştirmek değil, içten değişmektir. Edebiyatta masaldan romana, gazelden şiire, nükteli dedikodudan tenkide, şehname taklidi nesirden tarihe geçtik.”
Nihat Sami Banarlı, edebiyat hocalığına dair duygularını şöyle dile getirir. “Edebiyat hocalığı o hocalıktır ki insan eğer çok fena yaratılmamışsa, öğretmen, milletinin çocuklarına yine milletinin dilini ve edebiyatını öğretmekteki büyük hazzı duymaya başladı mı ruhu, her gün biraz daha olgunlaşır. Çocuklara aktaracağı her bilgi, her duygu ve her düşünce, onu ister istemez, milletin şiirine, kültürüne ve sanatına derin bağlarla bağlar. Biz, vatanımızın bütün dil ve edebiyat öğretmenlerinin, er geç bu hakikate ereceklerine inanıyoruz.”
Büyük tarihçi, dahi hukukçu, akılcı sosyolog, dürüst, liyakatli bürokrat, usta devlet adamı, vizyoner eğitimci aynı zamandairfanehli,olan bilge,alim,allame Ahmet Cevdet Paşa’nın dil, edebiyat, eğitim ve öğretmen ile ilgili düşünceleri şöyledir.
Ahmet Cevdet Paşa’nın (1823-1895) eğitim anlayışında dilin, hayati bir önemi vardır.
Önceliği Türkçe’nin doğru öğretilmesi ve bir bilim dili olmasıdır. Yabancı dil
öğretimine gelince ; yabancı dil, farklı medeniyetlere açılan bir penceredir. Eğer gerekli hassasiyet gösterilmezse bu pencere “medeniyet değiştirme” tehlikesini beraberinde getirebilir.
Ahmet Cevdet Paşa, modern bir eğitim sisteminin lüks binalarda değil, nitelikli öğretmenlerle yapılabileceğini söyler.
Onun gözünde öğretmen, “medeniyetin taşıyıcısıdır.” Kendi döneminde, hazırladığı mesleğini standartlara bağlamıştır.
Mecelle, Tarh-i Cevdet ve Kısas-ı Enbiya kitaplarının yazarı Ahmet Cevdet Paşa,
öğretmenlik, okul müdürlüğü, eğitim bakanlığı yapmış ve ders kitapları yazmıştır.
O ne Batı’yı körü körüne taklit eden “yüzeyden bir taklitçi” ne de yeniliğe tamamen kapalı “mutaassıp” bağnaz bir düşünce adamıydı.
Onun yolu, “muhafazakâr modernizm” dengeli bir yenilenmeydi. Bundan dolayı ona göre,
“eğitim, sadece bilgi aktarımı değil, bir medeniyet tasavvurudur.” Ahmet Cevdet Paşa, 1851 yılında, Encümen-i Daniş’in açılışında yaptığı konuşmada eğitim, dil, bilim, edebiyat ve sanat ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklar.
“İlim ve marifet (bilgi ve bilgelik) insana şeref ve üstünlük kazandırır. İnsanın sahip olduğu diğer meziyetler, bilgi olmadan bir değer taşımaz. Her şeyin en güzeline de sahip olsa da bilgi ve maharetin değeri inkâr edilemez. Kur’an’da geçtiği gibi , “ Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu..?” Dünyada gördüğümüz bolluk, düzen ve güzellik, insanların eğitimi ve hüneriyle ortaya çıkmamış mıdır..? Günümüzde gördüğümüz birçok gelişme, insanların ilim ve eğitim yoluyla yeteneklerini geliştirmesi sayesinde mümkün olmuştur. Eğitimi yaygınlaştırmak ve halkın bilgi seviyesini artırmak için çabalayan devletlerde, düzen ve güvenlik meselelerinin daha iyi olduğu aşikardır. Söz insanın kalbinden doğan bir kumaş gibidir. Rengine, güzelliğine ve değerine aklın gücü ve terbiyesi şekil verir.
Bu sebeple söz hem akla hem gönle hoş gelecek, insanı olgunlaştıracak bir nitelikte olmalıdır.
Bir dilin değeri, o dilin içinde taşıdığı ilim ve olgunlukla ölçülür. İlim içermeyen bir dil, ne kadar güzel ve düzgün olursa olsun, içinde hiçbir ürün yetişmeyen çorak bir toprak gibidir. Nitekim bilimde işlenmeyen fikirler, yolları kapalı bir araziye benzer. Bir dili değerli kılan şey, o dilin fen (bilim) ve bilgiyle süslenmesidir. İnsanın maddi ihtiyaçlarını gidermek için matematik ve doğa bilimlerine, manevi tarafını beslemek için ise edebiyata, sanata ve ahlaka ihtiyacı vardır. Söz görünen alemde insana en çok tesir eden şeydir.
Bu sebeple söz, insanlık tarihinde düşünce ve duyguları aktarabilmenin en güçlü aracıdır.
İnsanın diğer canlılardan farkı, düşüncelerini ve duygularını anlatabilme yeteneğidir.
İnsanın dili ve sözü, kalbinin tercümanıdır. Söz dünyada kalıcı ve sağlam bir eser bırakmanın en güçlü aracıdır. Geçmiş zamanlarda yaşamış nice sanatçıların eserleri yok olup gitmiş ama bilge insanların sözleri yüzyıllar boyunca dillerde yaşamaya devam etmiştir. Söz, sahibinin adını yaşatan, bilgeliğini nesilden nesile aktaran bir mirastır. Kısacası, sözün değeri, onu söyleyenin bilgisi, kalp olgunluğu ve akıl terbiyesiyle ölçülür. İlimle işlenmiş bir dil, milletlerin medeniyetinin temelidir. İnsanın üstünlüğü ilim ve sözle olur. Çünkü söz hem kalbin hem aklın eseridir. Geçici eserler zamanla yok olur ama kıymetli sözler, insanlığın hafızasında daima yaşaya devam eder.”
Ziya Gökalp’e göre, bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için, üyelerine dil, ahlak, estetik zevk, bilgiye dayanan mantık ve teknik bilgi aşılanmalıdır. Ahlakı milli kültürle derinden bağlantılı bir unsur olarak görür.
Eğitimin, geleneğe bağlı olan Türk milletinin değerlerini, nesilden nesile aktarması gerektiğine inanır.
Ahlaki değerleri, fedakarlığı ve kahramanlığı yükselten bir Türk kimliği oluşturmaya çalışır. Ahlakın ancak disiplin ve topluma bağlılıkla mümkün olabileceğini söyleyen Gökalp, “Toplum hayatı bir ordudur ki bir gün bile disiplinsiz kalamaz. Toplumun en canlı disipliniyse, ahlaktır. Din ile hukuk kendilerine has bir disiplin kurabilirler. Fakat ikisi de güçlerini ahlaktan alır.
Bir memlekette ahlaki bir disiplin yoksa, benlikler üzerinde ne dinin ne de kanunların etkisi olabilir” der.
Bundan dolayı ahlaki eğitim, kişinin şahsi çıkarlarını topluma feda etmesini sağlayabilmelidir. Gökalp, ahlakı
“toplumcu ahlak” ve “sosyal sorumluluk” prensiplerine sıkı sıkıya bağlı olarak görür. “Ahlak ilmi pozitif ilim şeklinde kurulmalıdır ki ahlaki kurallara saldırılar karşısında, net bir direniş gösterebilsin” düşüncesindedir. Gökalp’in ahlaka pozitif bakışı, dini düşünceyi dikkate almayan bir anlama gelmez. O toplumun birbiriyle kaynaşmasında dinin rolüne işaret eder. 1919 yılında kızlarına yazdığı mektupta ; dinin ve bilimin ahlaka destek olduğunu yazar. “Bilgi, ilim, felsefe hep ahlak içindir. İlim ağacının yemişi ahlaktır... Din ağacının yemişi de ahlaktır. Babalarımız ve dedelerimiz hep dindarlıkları sayesinde ahlaklı bir hayat yaşamışlardır. Sizin de rehberiniz hem ahlaklı bir din hem de ahlaklı bir ilim olmalıdır. Yalnız dinin ve ilmin değil, şiir, edebiyat gibi güzel eserlerin de kıymetini ahlaki sonuçlarıyla ölçünüz.”
Aristo, ahlakı akıl ile ele alır, Hareket ve davranışlarımızla gelişir ve bizi erdemli bir insan seviyesine ulaştırır. Ev yapa yapa marangoz, gitar çala çala gitarcı, adil davranışlarda buluna buluna adil insan, cesur davrana davrana cesur insan olunur. Karakterimizdeki erdemler, alışkanlıklarla elde edilen yeteneklerimiz huy halini alır. Nurettin Topçu, “ahlak dini bir olgunluktur, ahlakla din birlikte ortaya çıkmıştır.
İnsanlığın ahlaki tarihi, aynı zamanda dinler tarihidir” der.
Mehmet Akif Ersoy, ahlakın ve insanın yaratılışından gelen güzel huyların edebiyatla çok yakın ilişkisi olduğunu söyler. Halka vereceği mesajları edebi sanatları kullanarak verir. Edebiyatın dünyalık servet, mevki ve unvan için yapmadığını, milli marş yarışmasında birinci seçildiği halde para ödülünü reddederek gösterir. İnsanlığın saadeti için kelimeleri ustaca kullanıp insanları etkileyenler, ancak güzel sözler söyleyen edebiyatçılar ve sanatçılardır. İyi ve güzel olanı gösterir, toplumu eğitirler.
Sanatçıların, ahlaki değerlerin korunmasını sağlamak gibi vicdani bir görevleri olduğuna yürekten inanmaktadır.
Edebiyattan, edepten, talim ve terbiyeden bahsettiğimiz bu yazıda, Ziya Osman Saba’nın, temiz bir Türkçe ve edeple süslenmiş bir dille yazdığı “Beyaz Ev” şiirini okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz. Mütevazı bir hayat içinde mesut olmak isteyen bir şairin duygularının safiyetini, inceliğini güzelliğini, sadeliğini, duruluğunu ve sakinliğini bulacağız mesut insanlar saadethanesinde...
BEYAZ EV
Gözlerimin önünde hep aynı beyaz ev, Her dağ yamacına kurduğum,
Beliren her su kenarında,
Pembe damlı, yeşil panjurlu, balkonlu,
Balkonuna tırmanan sarmaşık,
Gece pencerelerinden sızacak ışık,
Kışın tütecek bacası.
Kapıyı ittiğinde çalacak çıngırak,
-Duyuyorum o sesi, şimdiden berrak-
Geçeceğin yol, çıkacağın üç basamak,
Ellerinden sıyırıp atacağın eldiven,
Her halin, gülüşün, kokun, bütün ruhunla sen!
Ah, bütün bir ömür bırakmayacağım el,
Okşayacağım saç, dinleyeceğim ses,
Bakmakla doymayacağım yüz...
Açık panjurlardan o gün dalacak gündüz,
O günkü hava,
Bir kapıyı açman dolaşman sofada,
Şaşıracağım böyle gezinen kim?
-Evim! Evim!... Ellerimle asacağım
Camlarına perdelerini.
Yatak odasında düşüneceğiz bir an,
İki kişilik karyolanın yerini...
Yatak odamız, yemek odamız, kiler,
Raflarında ellerinle yapılmış reçeller.
Karşı karşıya oturacağımız sofra,
Sürahide ışıldayan su,
Yazın, rüzgâra koyacağımız testi;
Senin yatacağın öğle uykusu...
Sararacak bir yandan çardaktaki üzümler,
Kâh esecek rüzgâr, kâh dinleyeceğiz yağmuru,
Kâh karlarla bembeyaz kesilecek çimenler.
Hep geçireceğiz içimizden;
Hayat beraber, ölüm beraber...
Şu göklerin altında,
Olacağız o kadar bahtiyar,
Ki çıkıp mezarlarından annemiz, babamız da
Beyaz evimize yerleşecekler,
Uzun kış geceleri onlar da aramızda
Göz göze bakışacak, mangalı eşecekler...
1942, Ziya Osman Saba
Kaynakça: Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2019. / Ergin Ergül, Ahmet Cevdet Paşa, Edebiyat Ortamı Yayınları, Ankara, 2026.

























